19/12/2008

Pan-Anarşist Manifesto

Pan-Anarşist Manifesto
A.L ve V.L. Gordin
Manifest pananarhistov (Moskova, 1918)
Çeviren: Celal Kanat

Pan-anarşizm teorisine niteliğini veren geçmişin şiddetle reddedilmesi, İç Savaş dönemindeki belli başlı anarşist merkez olan güneydeki Harkov kentinde üslenmiş bir grubun, Anarko-Fütüristlerin manifestosunda daha belirgindir. Gordin kardeşler gibi, Anarko-Fütüristler de kurulmakta olan burjuva sonrası evreye uygun yeni bir sözlük ürettiler. Bakunin’le birlikte, evrensel yıkımın havarileriydiler; onun, “yıkma tutkusu yaratıcı bir tutkudur” inancını ve yeni bir dünyanın, eskisinin yıkıntılarından doğacağı inancını paylaşıyorlardı. Eskiden nefret ederek ve yeniyi yücelterek, bilinçli sarsma ve zorlama çabalarıyla, sanat ve kültürün toptan yıkılması çağrılarıyla, 1909’da Filippo Marinetti tarafından yayınlanan ünlü Fütürist Manifesto’yu yansıtıyorlardı.

Zaman zaman, onların dili Marinetti’ninkiyle, onun kısıtlandırılmış imgelemi ve çağlayan metaforlarıyla gerçekten de, adeta özdeşleşiyordu: “İtalya çok uzun zamandan bu yana, büyük bir ikinci el mal pazarı olmuştur. Sayısız mezarlıklarıyla, onu kaplayan sayısız müzeden kurtulmak istiyoruz...Yanmış parmaklarıyla o iyi kundakçılar gelsin! İşte onlar! Kitaplıkların raflarını ateşe verin! Müzelerin depolarına kanallar açın! Saygıdeğer kentlerin temelini yıkın!”

Pan-anarşizm sözlük anlamı olarak, her şeyi kapsayan anarşizm anlamına gelir; “pan” Yunanca’da “tüm” demektir. Pan-anarşizm kapsamlı ve eklemli bir anarşizmdir. Hükümetin olmaması idealinden, yani asıl anarşizmden ayrı olarak, başka dört ideali daha içerir: “herşeyin herkese ait olması”yla komünizmi; pedizmi, ya da çocukların ve gençlerin kölece eğitim cenderesinden kurtulmasını; kozmizmi (ulusal kozmopolitizm), ezilen milliyetlerin tümden kurtuluşunu ve son olarak da, jineantropizmi, yani kadınların kurtuluşunu ve insanileştirilmesini...Hepsi birlikte bu beş ideal, genel “pan-anarşizm” başlığı altına girerler.

Pan-anarşizm tüm toplumun –ekonomi, aile, okul, uluslararası ilişkiler ve hükümet kurumlarının- temelden yıkılmasını ve yeniden yapılandırılmasını amaçlayan ilkesel düzeydeki tüm toplumsal ideallerin, eylemlerin ve özlemlerin bir sentezini dile getirir. Ekonomik alanda pan-anarşizm, kapitalizmin yerini komünizmin almasını; toprakta, üretim araçlarında ve tüketim mallarında özel mülkiyetin kaldırılmasını getirir. Ailede, çokeşliliğin ve kadın ticaretinin yerini, birey olarak erkek ve kadın arasındaki gerçek sevginin alması; ayrıca da, ailede ve bir bütün olarak yaşamda, hem fiilen, hem de hukuken, erkek egemenliğinin sona ermesi, kadınların tüm çalışma ve sanat alanlarına özgürce katılımı ve onların, toplumun tüm nimetlerinden eşit olarak yararlanması demektir bu.

Okulda ise bunun anlamı, çocuklarımızı ve gençlerimizi dinsel ve bilimsel önyargılarla doktrinize eden şimdiki kitabi öğretimin yerini, gündelik yaşamda yararlı olacak; onlara özgürlük, özgüven, nesneleri özgünlük ve kafaca bağımsızlıkla yaratma yeteneği verecek pratik bir teknik beceri eğitiminin almasıdır. Ayrıca bu, anayurtlarıyla, devlet sınırlarıyla, ulusal ve özel toprak sahipliğiyle varolan toprak sisteminin yerini; ne anayurtların ne de sınırların olacağı, yalnızca bütün yeryüzünün ortaklaşa kendilerine ait olduğu özgür insanların özgür birliklerinin yer alacağı bir ulusal-kozmopolit düzenin alması anlamına da gelmektedir. “Bütün yeryüzü bütün insanlığa” –“bütün yeryüzü benimdir” diye ilan eden yağmacı ulusların toprak ve bölge taleplerine ve emperyalizmine karşı, pan-anarşizmin sloganı işte budur.

Hükümet (yönetim) örgütleri ve onların bireyle ilişkileri alanında pan-anarşizm, otoritenin, devletin ve her türlü zorlama biçimlerinin –mahkemeler, zindanlar, milisler, vb.- kaldırılmasından ve toplumun, gönüllü anlaşmalar ve dayanışmalar yoluyla yönetilmesinden yanadır.
Pan-anarşizm, Ezilen Beşler Birliği’nin idealidir. Tüm ezilenleri, baskının bu beş biçimi üzerinde yükselen şimdiki düzenin yıkılması için dünya çapında bir örgüt, bir Ezilenler Enternasyonali, bir Dünya Ezilen Beşler Birliği yaratmak için bir araya gelmeye çağırmaktadır. Pan-anarşizm, çağdaş toplumda ezilen beş grubun tümünün bir İşçi-boştagezer İşçi Enternasyonali, bir Gençlik Enternasyonali, bir Ezilen Milliyetler Enternasyonali, bir Kadınlar Enternasyonali ve bir Bireysel Kişilikler Enternasyonali içinde birleştirilmesinde ve ayrıca giderek tüm ezilenlerin eşitliği ilkesi temelinde kurulan ortak bir Ezilenler Enternasyonali’nin oluşumunda inisiyatif üstlenmektedir.

Pan-anarşizm bir toplu-yıkımdan, varolan toplumdaki bu beş baskı türünün tümünün ortadan kaldırılmasından yanadır. Bu yüzden, pan-anarşizmin amacı ezilenlerden bir grubun, öbürlerinin ezilmesi yoluyla, örneğin bir proletarya diktatörlüğü getirilmesiyle kurtulması değil; tüm ezilenlerin, tüm insanlığın, tüm aşağılanan öğelerin kurtulmasıdır. Üstelik, pan-anarşizm insanlığın kapitalizmin ve devletin boyunduruğundan, biçimsel eğitimin ve ev işlerinin boyunduruğundan, milliyetçiliğin boyunduruğundan da kurtulmasıdır.

Pan-anarşizm, çağdaş toplumdaki beş baskı biçiminin hepsini yıkacaktır: (1) ekonomik, (2) politik, (3) ulusal, (4) eğitsel, ve (5) ev-içi. Daha yalın olarak, pan-anarşizm ne zengin ne de yoksul, ne yönetici ne de yönetilen, ne köleleştirici öğretmenler ne de köleleştirilmiş öğrenciler, ne erkek efendiler ne de kadın köleler olmasını savunmaktadır. Pan-anarşizm için, bu taleplerden her biri eşit önemdedir. İster önderlik, ister tahakküm yoluyla olsun, biz ezilen öğenin bir başkası üzerindeki üstünlüğünü, pan-anarşizm insan varlığının özel bir sınıf ya da grup adına sömürülmesi olarak damgalamaktadır.

Ama, pan-anarşizm yalnızca, baskının bu beş biçiminden kurtulmak anlamına gelmiyor. Ezilen insanlığın şu iki aldatmacadan kurtulması anlamına da geliyor; dinin aldatmacası ve bilimin aldatmacası ki, bunlar özünde, aynı aldatmacanın, yani ezenlerin ezilenleri aldatmasının iki biçimidir. Pan-anarşizm din ve bilimin, dikkati baskı ve gerçek, somut dünyadan uzaklaştırmak; bunun yerine, kavranılamaz bir dünyayı, ya doğaüstü (din) ya da soyut (bilim) bir dünyayı koymak amacıyla uydurulduğunu açıklıyor. Pan-anarşizm, bilimi, yeniden şekillendirilmiş bir din ve doğayı da yeniden şekillendirilmiş bir Tanrı olarak görüyor. Bilim burjuvazinin dinidir; tıpkı, dinin soyluların ve köle sahiplerinin bilimi olması gibi.

Pan-anarşizm evrensel devletsizliği, kozmik anarşiyi, her yerde anarşiyi ilan etmektedir! Din ve bilimin her biçimi yalnızca burjuvazinin baskı buluşları, ezilenler için birer tuzak ve kapan, birer yem ve ökse olmakla kalmıyorlar. Bunlar ayrıca düzenbazca ve barbacadır, dar ve ahmakçadırlar, naif ve komiktirler, karmakarışık ve çelişkilidirler. Bilim, Avrupa vahşetinin ahmaklıklarından biridir; tıpkı, dinin Asyatik vahşetin bir ahmaklığı olması gibi...Bunların her ikisi de tek bir karışıklıklar ve çelişkiler dokusu oluşturmaktadır: Tanrı ve Tanrısızlık, neden ve nedensizlik; gerçek kurucu Tanrı ve “hiç”ten vareden, dolayısıyla olan, Tanrı-olmayan Tanrı; ilk nedene uzanan neden, böylece kendi kendinin nedeni olan ya da nedensizlik olan neden.

Tanrı ve Doğa insanın hayalinde yapılmıştır, antropomorfiktir. Eskimolar bunları bir beyaz ayı şeklindeki kendi avlarından türetmektedirler (dünya beyaz ayıdan türemiştir); İbraniler ise kendi mesleklerinden (marangoz, terzi Tanrı)...Newton, Kant ve Laplace doğayı Avrupa mekaniğine göre, Darwin ve Spencer İngiliz at yetiştiriciliğine göre (doğal seçme İngiliz at yetiştiriciliğindeki yapay seçme modelini izliyordu) öngördüler. Göklerin yönetimi ile doğanın yönetimi –melekler, ruhlar, şeytanlar, moleküller, atomlar, eter, Tanrı, ilahi yasalar ve doğa yasaları, güçler, bir bedenin bir başkası üzerindeki etkisi- bütün bunlar toplum tarafından bulunmuş, oluşturulmuş, yaratılmıştır (sosyomorfik).

Tanrı mutlak Asya hükümdarlığının bir imgesidir. Göksel yasalar, yıldızların yasaları, Asur ve Babil astrolojisi –bunlar imparatorların yasalarıdır. Doğa yasaları devletin yasalarıdır; doğal güç zorlamadır. Doğa’nın güçleri Avrupa’nın anayasal hükümdarlıklarını ve anayasal bürokrasiyi andırmaktadır; hatta doğa zaman zaman demokratik bir cumhuriyetin başkanını da andırmaktadır!

Pan-anarşizm evrenin ne insan, ne de toplum olduğunu öğretiyor. Onun ne başı ne sonu, ne kökeni (kozmogoni) ne nedeni, ne yasaları, ne kamçıyı andıran güçleri var. Evren ve her doğal görüngü her zaman “kendisi”dir; deyiş uygunsa, anarşist-bireysel ya da anarşist-komünisttir. Evren ve onun tüm görüngüleri kendiliğindendir. Evrende ve her görüngüde dışsal hiçbir şey, hiçbir zorlayıcı düzen yoktur; ama daha çok, anarşi, yani içsel (içkin) düzen, bağımsız ve kendiliğinden bir düzen vardır. Doğal güç yok, yalnızca eylemler ve çekimler vardır; nesneler, eylemler ve çekimler özdeştir.

Pan-anarşizme göre dinin ve bilimin temel hatası, birincisinin fantazinin, ikincisinin de aklın (zihinsel şekillendirmeler ya da soyutlamalar) ürünü olmasıdır. Bu yüzden, pan-anarşizm yalnızca duyguların hatta daha çok, adalelerin ve tekniğin hakiki olduğunu savunur. Pan-anarşizm yalnızca tekniği –sözün geniş anlamıyla tüm zanaatları, tüm pratik işleri vb. kapsayan tekniği (buna tüm-teknik denilmektedir)- halkın, çalışanların, ezilenlerin kültürü olarak kabul eder.

Toplumun incelenmesi bakımından, pan-anarşizm tüm sosyolojik yasaları ya da toplumsal evrimi ve gelişmeyi reddetmekte; bunların yerine, sosyo-tekniği, toplumun toplumsal deney yapma, iyileştirme ve yenileme hakkıyla kurulmasını koymaktadır. Teknikçiliğe bürünmüş olan pan-anarşizm, yalnızca tümden ve evrensel anarşi değil, aynı zamanda, şimdiki anarşi anlamına da gelir. Sosyal demokratik evrim ve reform yerine, sosyal devrim sloganını ileri sürer; şu altın anarşist kuralı savunur: Dosdoğru hedefinize gidin!
Öyleyse,
Yaşasın Pan-Anarşi!

Alıntı: Anarşiforum.org
Kaynak: Paul Avrich, Kendi Belgeleriye Rus Devriminde Anarşistler, Metis yay, 1992 , sayfa 57-61

1/11/2008

STANLEY KUBRICK; İNSANLARIN KARANLIK YÜZÜNÜN RESSAMI


 

Stanley KUBRICK 26 Nisan 1928 yılında Amerika birleşik devletleri NY Bronx ta doğumuştur. Zeki bir çocukluk geçirmiş olmasına rağmen Kubrick akademik hayatında başarılı olamamıştı. 12 yaşına geldiğinde babası Jack Kubrick onu, Kaliforniya'daki dayısının yanına gönderildi. Bir yıl sonra Bronx'a döndüğünde, ailesi bir hobi kazanması için Kubrick’i satranca yönlendirdi. Satranç Kubrick’in hayatının önemli bir parçasını oluşturmaya başlamıştı ve Satranç müsabakalarından büyük başarılar elde etti. Kubrick’in Filimlerinde sık sık rastladığımız satranç temasının sebebi buradan gelmektedir.

13. yaş gününde ailesi Kubrick’e ilk fotoğraf makinesini hediye etti. Kubrick fotoğrafçılık sayesinde görüntü estetiği ile tanışmış oldu. Look dergine 17 yaşında ilk fotoğrafını satan birisi olarak fotoğrafçılık kariyeri hızla ilerlemeye başladı. New York'ta bir fotoğrafçının yanında stajyer olarak çalışmaya başlayan Kubrick daha önce fotoğraflarının yayınlandığı "Look" dergisinden bir iş teklifi aldı ve kabul etti. Üniversite eğitimi almak istemesine rağmen notlarının çok düşük olmasından dolayı hiçbir üniversiteye kabul edilmedi ancak Kubrick, Colombia Üniversitesi'nde derslere misafir öğrenci olarak girmeyi başardı.

"Look" dergisinde fotoğrafçılık yaparken Museum of Modern Art’ta bazı etkinliklere katıldı ve sinema kafasında yer etmeye başladı. İlk projesini Alexander Singer ile hazırladı ve 1950 yılında Day of the Fight'ın çekimleri başladı. Çekimler devam ederken birçok da kısa belgesel filmin çekimlerini tamamladı. Çektiği kısa filmlerden bir tanesi ilk tutkusu satrançla ilgiliydi ancak Central Park'ta gerçekleştirilen çekimler zorluklar nedeniyle tamamlanamadı.

Ardından 1953 yılında arkadaşlarından ve akrabalarından bulduğu borç paralarla yapımcılığını, görüntü yönetmenliğini ve yönetmenliğini üstlendiği ayrıca montajının da bizzat kendisi tarafından yapıldığı “Fear and Desire” filmini çekti bir çok kişi tarafından GÖRÜLEMEYEN bu filmi Kubrick’in sinemaya ilk giriş filmi olarak sayabilir miyiz bilmiyorum velhasıl bu film Kubrick tarafından hiç beğenilmediği için bizzat kendisi tarafından tüm kopyaları toplanmıştır. Filimde düşsel bir ülkede yaşanılan bir savaştan bahsedilir, filmin sonunda aslında kişilerin kendi yansımalarıyla savaştıkları yani düşmanın aslında toplumların bir yansıması olduğu gösterilir.

 

Bu filmin Kubrick tarafından ortadan kaldırılması yüzünden birçok kaynakta Kubrick in Filmografisinin ilk filminin 1955 tarihli  “Killer Kiss” olduğu söylenmektedir. Kubrick filminden ziyade eğrelti bir yapım olarak sayılan Killer Kiss, Film Noir (Negatif Film, Karanlık Film) türü bir film olarak türlendirilir. Yinede Killer Kiss’de insanı tüm Kubrick fimleri gibi rahatsız edici bir yapıya sahiptir.

 

Bu dönemdeki yoğun çalışmaları nedeniyle Kubrick’in evliliği çalkantılı bir sürece girmiş ve lise yıllarından beri tanıştığı eşiyle araları açılmıştır. Stanley KUBRICK artık kendisini yoğun bir şekilde sinemaya vermişti Killer Kiss’ten sonra 1956 Yılında baş rollerinde Sterling Hayden ve Marie Windsor’un oynadığı  “The Killing” ile ikinci uzun metrajlı filmini çekmiştir

Eski bir mahkumun bir çete toplayarak soygun gerçekleştirme planının anlatıldığı film kült filmler statüsüne ulaşmış bir yapıttır 320.000 dolarlık bir maliyetle çekilen film Kubrick’e Holywood’da tanınan ünlü yönetmen statüsünü kazandırmıştır. Time dergisinde çıkan bir yazıda, kameranın bütün film boyunca fareleri takip eden bir terier gibi dolaştığı yazılmıştı.

 

1957 yılına geldiğimizde Stanley Kubrick ilk önemli yapıtı olan “Path’s Of Glory” ‘i yönetti 1. Dünya Savaşında bir Alman mevzisini ele geçirmeyi başaramayan bir taburdan rastgele seçilen 3 askerin, askeri mahkemeye çıkarılmalarını konu alan filmde. Kirk Douglas askerleri savunan bir albay rolünde görülmektedir. Kubrick, savaş karşıtı bu filminde öylesine yoğun bir gerçeklik yaratmayı başarmıştır ki, ünlü bir eleştirmen filmdeki savaş sahnelerini "Acımasızca bir gerçeklik, gerçek savaşa olabildiğince benzer…" şeklinde yorumlamıştır.

 

1960 senesine geldiğimizde Stanley KUBRICK Path’s of Glory filminde beraber çalıştığı Kirk DUGLAS la beraber yine bir Kült Filmi olan “Spartaküs”’ ü Çeker

 

Spartaküs Romalılara başkaldırarak, çevresindeki özgürlüklerini kazanmış kölelerle önemli başarılar kazanan fakat sonunda yenilgiye uğrayan özgürlük savaşçısı bir roma kölesinin hikayesidir. Etkileyici ve baştan çıkartıcı bu film şimdiki çoğu savaş filminde kullanıldığı gibi bilgisayar efektleriyle değil, binlerce figüran kullanılarak çekilmiştir. Spartaküs Kübrik için bir dönüm noktasıdır denilebilir. Çünkü bu film 6 dalda Oscar ödülü kazanarak Kubrick’e istediği filmleri yapmak için özgüven ve ün kazandırmıştır. Spartaküs’e kadar Holywood yapım şirketleri Kubrick’in fikirlerini çok uç noktalarda buluyor ve ona yatırım yapmaya korkuyorlardı. Spartaküs’ün çekimleri sırasında Kubrick Filmin görüntü yönetmeni Rusel METTY ‘e hiçbir şeye karışmamasını ve her şeyi ona bırakmasını salık vermişti. Kubrick bu filmde kendi tarzının yatırımını yapmıştı.

 

1961 yılında Kubrick Marlon Brando ile birlikte  “ONE-EYED JACKS” isimli yeni bir film projesine başladı ancak BRANDO ile anlaşamamaları yüzünden bu proje yarım kaldı ve tamamlanamadı.

 

Kubrick sinema kariyerinde son hızla yükselmeye devam ederken idealindeki projeleri gerçekleştirmek amacıyla İngiltere’ye gitti. Burada 1962 yılında Vladimir NABOKOV’un aynı isimli kitabından ve senaryo taslaklarından faydalanılarak sinemaya uyarlanan, başrollerinde James MASON, Shelley WINTERve Peter SELLERS’in rol aldığı “Lolita” isimli Romantik dramayı çeker. Amerikan yaşantısının ironik ve çarpık ilişkilerinin mercek altına alan ve Orta yaş sınırını geçmiş bir profesörün 15 yaşındaki bir kıza aşkını anlatan filmin müstehcen yada erotik sahneleri olmamasına rağmen bazı ülkelerde gösterimi yasaklanmıştır.

 

1964 yılında Kubrick’in bir kült filmi olan “Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb" isimli ilk ve tek kara mizah filmi Peter SELLERS’in muhteşem oyunculuğuyla (üç farklı rolde) çekildi. Soğuk savaş döneminin en gerilimli ve buhranlı dönemlerinde, Amerika – Küba krizinin hemen ertesinde çekilen film Nükleer Çağ olarak adlandırdığımız çağın hemen başında, Amerika ve dönemin SSCB’si arasındaki gerilimi silahlanma yarışını, başarısız politikacıları ve militarizmi hem ürkütücü hem de mizahi bir yaklaşımla gözler önüne seriyor. Bu film Kubrick için aslında büyük bir riskti. Dönemin sosyal olayları ve gelişen siyasi savaş karşıtı düşünce akımları göz önüne alındığında Nükleer bombanın hiçte komik bir yanı yoktu. Filmin ilk senaryo çalışmalarının dram yönünde olduğu ancak filmin son halinin çekim esnasında meydana geldiği söylenmektedir.

 

BEYLER BURADA KAVGA EDEMEZSİNİZ BURASI SAVAŞ ODASI (Peter Sellers - Başkan Merkin Muffley rolünde)

 

İngiltere’deki Finansal ve teknik rahatlıklar Kubrick’i coşturdukça coşturuyordu. Burada çektiği filmleri sinemayla şöyle böyle ilgileniyorum diyen insanlar bile mutlak surette bilirler en azından duymuşlukları vardır. Bu filmlerde biz Kubrick severlerin baş tacı olmuş filmlerdir. Kubrick, anlaşılması en zor filmlerinden birisi olan ve 1968 yılında Arthur C. CLARKE’nin aynı isimli ünlü eserinden, senaristliğini Arthur C. CLARKE la beraber gerçekleştirdiği “2001:A Space Odyssey” isimli filmi ingilterede çekti. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi bilim-kurgu filmlerinden birisi olarak gösterilen filmde özel efektler o güne kadar kullanılmamış bir başarı ile kullanılarak, dönemin görsel şöleni haline gelmiş ve film en iyi özel efekt Oscar’ını kazanmıştır (tek oscar’ı). Filmde insanlığın başlangıcından itibaren gelişimi seyirciye sunulmaktadır. Bilinmeyen bir güçle alet kullanmaya başlayan maymunlardan başlayarak, insanlığın gelecekteki yaşayışı, teknoloji karşısındaki konumu, teknolojinin onu nasıl çaresiz hale getirdiği, evrenin ve yaratılışın sırlarını anlaşılıp anlaşılamayacağı, özgün ve felsefi bir bakış ile irdeleniyor. Bu film görsel açıdan kendisinden sonra gelen tüm bilim - kurgu filmlerine bir standart getirdi. Dönemine göre mükemmel olarak nitelendirdiğimiz bu görsel şölen, Kubrick’e yeni hayranlar kazandırdı. Yalnız bir uyarıda bulunmalıyız bu filmi izlemediyseniz beğenmemeniz büyük bir olasılık olacaktır. Günümüz muhteşem görsel bilgisayar efektleriyle bezenmiş ancak felsefi açıdan katkısız filmlere alışan belleklerimiz bu filmi ve alt metinini inkar etmek ve beğenmemek için çırpınıp duracaktır. Bu nedenle bu filmi izlemek için tüm ön yargılarınızdan kurtulmanız ve eleştirilerden kendinizi sıyırıp anlamak için birkaç kez izlemeniz sizin açınızdan faydalı olacaktır. Filmin müziğine de dikkatinizi çekmek isterim muhteşem Strauss’un “Thus Spoke Zaratusra” adlı eseri sanki yıllar önce bu film için yazılmış gibidir.

 

Ve 1971’de Kubrick’in bir muhteşem eseri daha doğuyor. Yine sinemayla çok, çok azda olsa sadece seyirci olsa da, mutlaka bildiği, izlemediyse azıcık ta olsa inkar edemeyeceği şekilde merak ettiği, muhteşem baş yapıtlarından biri (biri diyorum çünkü gördüğünüz gibi Kubrick’in tüm eserleri neredeyse birer baş yapıt statüsünde) “A Clockwork Orange” ‘tan bahsediyorum Yani OTOMATİK PORTAKAL 137 dakikalık bu baş yapıt Antony BURGES’in aynı isimli eserinden Kubrick tarafından senaryolaştırılmış bir eserdir. Bu filmi şiddetin estetiği olarak betimlemek sanırım yanlış olmaz. Sinema tarihinin en aykırı filmidir. Çünkü hikaye sado-mazoşist aşağılık bir anti-kahraman tarafından anlatılır (Alex- Malcolm McDowell) bu filmde beni en çok etkileyen Kubrick’in aslında günümüz toplumunu tahmin ederek resmetmesidir. Modernleşme sürecinde bireylerin düşüncesel çıkmazları ve şiddete başvuruşları resmedilmiştir. Filmde iyi ve kötü ayırt edilemez tanımlanamaz durumdadır. Totaliterizm karşıtı bir film olan otomatik portakal’da şiddete karşı şiddet uygulanmasının hukuki olarak meşrulaştırılması eleştirilir. Toplumun totaliter yapıdan kaynaklanan baskılar karşısında nasıl yozlaştığı görünen filmde Kubrick tüm siyasi sistemlerle dalga geçer ve filmi net bir sonuçla bitirmez Alex’in hayatı (dolayısıyla modern toplumun geleceği) havada kalır ve meçhule doğru akışına devam eder. Benzersiz bir şölen olan filmin müzikleri de yine aynı titizlikle yerleştirilmiş durumdadır. Ayrıca filmde kullanılan dil filmi benzersiz kılar.

Peki niye OTOMATİK PORTAKAL aslında bu ismi çözdüğümüzde Kubrick’in ve Antony BURGES’in bize anlatmak istediklerini de çözmüş oluyoruz nasıl mı? İsim İngiliz argosunda kullanılan “queer as a clockwork orange” deyiminden geliyor. Bu deyim İngiliz toplumunda, olabilecek en tuhaf davranışları sergileyen kişiler için kullanılan bir deyimmiş. Portakal organik bir yapıdadır ve insanı temsil etmektedir otomatikte baskı ile manikalaştırılmaya, tek tip haline getirilmeye çalışılan insanlığı anlatmaktadır. Burges "Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum..." diyor…

 

1975 yılında baş rollerinde Ryan O’NEIL ve Marisa Brensonun oynadığı BARY LYNDON karşımıza çıkar. William Makepeace Thackeray’ın romanından Yine Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan eserde hiçbir şekilde yapay ışık kullanılmamıştır. Mum ışığında bile yapılan çekimlerde Kubrick tarafından geliştirilen kameralar kullanıldı. Bu filmde 1700 lü yıllar beyaz perdede olanca doğallığıyla resmedildi. İrlandalı bir gencin yükselişinin ve düşüşünün anlatıldığı film Kubrick’in aslında en mütevazi ve sakin filmidir.

 

1980 yılına gelindiğinde Kubrick Korku filmleri modasına kendince uymuş ve Jack NIKHOLSON’un muhteşem oyunculuğu ile Stephan KING’in  “SHINING” isimli eserini sinemaya uyarladı ayna tekniğini kullanarak çektiği bu film yine bir kült film olmasına ve korku sinemasına yeni bir boyut katmasına rağmen KING tarafından beğenilmemiştir.  

 

1987 yılına geldiğimizde yine bir başyapıt karşımıza çıkıyor “Full Metal Jacket”. Yedi yıllık bir inzivadan sonra çekilen bu filmde Kubrick orduya katılan acemi erlerin eğitim kamplarındaki durumunu ve Vietnam savaş alanlarına sürülüşlerini resmetmiştir. Paths Of Glory de olduğu gibi savaşın insanı nasıl insan olmaktan çıkardığı tüm güzelliklerin nasıl yok edilebildiğini öldürmenin ne derece vahşi ve anlamsız bir olgu olduğunu anlatan filmde karakterlerin ve mekanların isimleri vurgulanmamıştır.

 

"Ölü biri yalnız şunu bilir: Yaşamak ölmekten daha iyidir." Matthew Modine - Private Joker rolünde.

 

1990 yılında Kubrick AI: Artificial Intelligence isimli film projesine başladı ancak projenin çok yavaş ilerlemesi ve teknolojinin Kubrick’in fantezileri karşısında yetersiz kalması sebebiyle film tamamlanamadı. Hikaye Brian Aldiss'in "Supertoys Last All Summer Long" isimli kısa hikayesine dayanıyordu. Ancak bu hikayede anlatılan konunun değiştirilerek Kubrick tarafından tekrar yorumlandığı söylenmektedir. Yıllarca uğraşmasına ve teknolojik gelişmeleri takip ederek senaryosu üzerinde çalışmasına rağmen Kubrick bu filmi hiçbir zaman çekemedi. Bu film Kubrick’in ölümünden sonra 2001 yılında Steven SPIELBERG tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır.

 

1999 yılında Kubrick’in başka bir hayali gerçekleşti. Başrollerinde Tom CRUSE ve o zamanki eşi Nicole KIDMAN’ın oynadığı “Eyes Wide Shut” beyaz perdeye yansıdı. Kubrick bu filmde mutlak mükemmelliği hedeflemiş ve en büyük hayali olan bu kararının peşinden gitmişti. Çekimleri 1 yıl 2 ay süren bu film için söylenecek fazla söz yok çünkü zaten film endüstrisinin ticari boyutlara geldiği bir zamanda çekildiği ve popüler kültürün içerisinde yükseltildiği için hemen, hemen hepiniz bu filmi izlemiş, hakkında onlarca yorum okumuşsunuzdur (tabi bu söylediklerim yazının bu bölümüne gelebilecek kadar sinemaya ve Kubrick’e meraklı arkadaşlar için geçerli).

 

48 yılda 16 kült film yapma başarısını göstererek simgeselliği ve deneyselliği ile seyirciyi şaşkınlık içerisinde bırakan Stanley Kubrick, 7 MART 1999 tarihinde Eyes Wide Shut’un gösterime girmesinden yaklaşık 1 hafta sonra, uykusunda geçirdiği bir kalp kriziyle hayata gözlerini tamamen kapattı…

 

 

Ödülleri

1968: OSCAR: En İyi Özel Effektler, 2001: A Space Odyssey
1999: Directors Guild of Great Britain: Posthumous Yaşamboyu Başarı Ödülü
1997: Venice Film Festivali: Altın Aslan, Career Achievement
1997: Directors Guild of America: D.W. Griffith Ödülü
1975: BAFTA: En İyi Yönetmen, Barry Lyndon
1975: National Board of Review: En İyi Yönetmen, Barry Lyndon; tied with Robert Altman, Nashville
1971: New York Film Eleştirmenleri Circle: En İyi Yönetmen, A Clockwork Orange
1971: New York Film Eleştirmenleri Circle: En İyi Film, A Clockwork Orange
1964: BAFTA: United Nations Ödülü, Dr. Strangelove
1964: BAFTA: En İyi İngiliz Filmi, Dr. Strangelove
1964: BAFTA: En İyi Film, Dr. Strangelove
1964: Bodil Festivali: En İyi Amerikan Filmi, Dr. Strangelove
1964: Writers Guild of America: En İyi-Yazılmış Amerikan Komedisi, Dr. Strangelove, shared award
1964: New York Film Eleştirmenleri Circle: En İyi Yönetmen, Dr. Strangelove
1959: Locarno Film Festivali: Golden Sail Ödülü, Killer's Kiss

 

 

 

28/10/2008

Tiyatro Dünyayı Değiştirebilir…


Oyun, oyuncu, sahne ve izleyici gibi temel öğelerden oluşan sanat; Dramatik metin, oyunculuk, sahneleme, sahne tasarımı, sahne giysisi, sahne müziği, ışıklama ve sahne tekniği öğelerinin tümünü birlikte içeren sanatsal etkinlik; Bu anlamda, tiyatro, (görecelikle) dramadan bağımsız, kendi başına kollektiv bir sanat alanıdır. (ÇALIŞLAR - Tiyatro Ansiklopedisi – T.C. Kültür Bakanlığı yayınları –)

 Tiyatronun dünyanın değişimdeki etkisi insanlar aracılığıyla gerçekleşmektedir. Çünkü tiyatro dünyayı değil dünyayı kontrol altına almak isteyen, dünyayı değiştirebilme yetisine sahip insanı merkez ve hedef alır.

 “Tiyatronun kaynağı, yaşamsal gereksinimlerini sağlayan ilkel insanların onları yaşatan, üreten ve geliştiren olgulara, duygulara ve düşüncelere karşı takındıkları tavırdır” (NUTKU –Sahne Bilgisi – Kabalcı Yayınları –)

 “…Doğanın insan yaşamını sürekli olarak etki altında tutmasına karşı, insanda doğal olanı değiştirerek bir üstünlük sağlama yoluna gider.” (NUTKU –Sahne Bilgisi – Kabalcı Yayınları –)

 Tiyatro insanın düşünmesini sağlar. İçinde yaşadığı toplumu anlatır olayları olguları dolaylı ya da direkt yollardan seyircinin gözleri önüne serer. İnsanın ilgisini çekebilmek için öne sürülen bu olay ve olguların estetik ve sanatsal biçimde süslenmeleri, beğeni kazanır bir biçime bürünmeleri gerekmektedir. Tiyatro eseri seyirci ile bütünleşebilmelidir. Buda ancak tiyatronun teknik ve ruh olarak iyi anlaşılmasıyla gerçekleştirilen sanat eserine ve seyirciye yönetmen oyuncu ve teknik ekibin saygısı ile gerçekleşir. İzleyici sahnede sahneyi tanımayan ne yaptığını bilmeyen kişileri izlemekten hoşlanmaz. Bir zaman sonra bu durum seyircide kopmalara, sıkıntıya yol açacak ve yukarıda bahsettiğimiz bütünleşme asla gerçekleşmeyecek ve gerçeklikten uzak bir sahneleme ile maalesef tiyatronun işlevi yerine getirilemeyecektir.

 “Sahnenin gerçeği, yaşamın gerçeğine benzemez. Yalan bile sanat olabilmek için gerçek olmalıdır tiyatroda. Bunun için oyuncunun düş gücünü en üst dereceye kadar geliştirmiş olması, çocuksu saflığı, güvenci olması, gerçeğe, kendi ruhundaki ve gövdesindeki gerçekliğe inanması gerekir.” (STANİSLAVSKİ – Bir Aktör  Hazırlanıyor-)

 Sanat olarak adlandırılacak şeyin kendisini oluşturan temellerle birlikte var olması işlevini yerine getirebilmesi gerekmektedir. Nasıl ki her çizilen resim sanat eseri statüsüne konulamıyorsa her sahnelenen oyun da tiyatro olarak isimlendirilemez. Tiyatro insanlara boş vakitlerini değerlendirme ya da eğlendirme aracı olarak sunulmamalı tiyatro işlevinden uzaklaştırılmamalıdır.

 Oyuncu ile seyircinin birbiriyle etkileşiminin doğru şekilde işlevselliğe uygun olarak bezenmesi sonucu seyirci oyunun içerisine girecek anlatılanı görecek ve salonun kapısından dışarıya çıkarken olması gerekeni aklına yazmış olarak oradan ayrılacak böylece hayatını bir daha gözden geçirerek, dünyanın değişimine katkı sağlamaya başlayacaktır.

26/10/2008

Nurişah'ın öyküsü...

Upuzun bir kadındı Nurişah. Ama onca uzun boyuna rağmen zayıf ve zarif bir kadındı. Oysa doğduğunda onu doğuran ebe kadın Nurişah’ı görünce hemen dizlerinin üzerine çöküp “Bu nasıl bir bebektir, dünyanın sonu geliyor, bu bebek bir işarettir” diyerek oracıkta bin bir dua okumuş, yerlere kapanmış. O an odada kim varsa ya korkudan ebeyi takip etmiş ya da elinde ne varsa bırakıp kaçmış. Annesi bile Nurişah’ı ilk gördüğünde bebeğini kucağına almayı emzirmeyi reddetmiş. Nurişah neredeyse öleyazacakmış ki onunla aynı zaman doğum yapan ama bebeği doğumda ölen komşusu Fahriye almış Nurişah’ı; sütten çatlayacak memeleriyle emzirmiş onu.

Fahriye bir gün ansızın çıka gelmiş bu kasabaya. Kimi kimsesi olmadan, kimseyle konuşmadan girivermiş kasabanın hayatına. Kimse bir şey sormamış bu genç güzeline “aman” demişler “aman bizden uzak dursun nereden geldi tek başına kim bilir? Ne işveler vardır onda, ayartır valla kocalarımızı, alıverir elimizden”. Ama bu yalnız başına gelen kızın yalnız olmadığı anlaşılmaya başlamış az bir zaman sonra. O dal gibi kızın göğüsleri gerilmeye göbeği şişmeye başlayınca bunu gören esnaf kadınları önce kendi erkeklerinden şüphelenseler de vallahilere, billâh ilere, tallahilere arada bir tokat ve tekmelere inanmak zorunda kalmışlar. Sonrada birbirlerinin erkeklerinden şüphelenmeye devam etmişler. Erkeklerde diğer erkeklerden şüphelenirken “ah ulen” diye diye günlerine devam etmişler. Gün gelip Fahriye, Nurişah’ın annesiyle aynı gün doğum yaparken yanında sadece ev sahibi kocakarı varmış. Ya bakımsızlıktan ya da bu apar topar kocakarı doğumundan olacak, neden olduğu tam bilinmese de, Fahriye’ın kız doğan bebeği iki gün sonra ölüvermiş. Doğumu gibi cenazesi de iki kişilikmiş bebeciğin.

İşte böyle bulmuşlar, anasınca terk edilen Nurişah ile bebeğince terk edilen Fahriye birbirlerini. Fahriye Nurişah’ı kızı bellemiş, Nurişah’ta Fahriye’ı annesi. Kimse ses etmemiş bu iki garibin birbirlerini kucaklamasına. Herkes bir memnun ki sormayın. Hatta esnaf her gün Fahriye’ın halini daha bir sorar olmuş. Bakkalı, kasabı, manavı ve çıkakları, oduncusu, kömürcüsü, sütçüsü ve tüpçüsü ve dahi çırakları daha bir alakadar olmuş Fahriye’yle. Hatta öyle çok alakadar olmuşlar ki, Fahriye artık el içine çıkamaz olmuş. Çünkü kadınlar bir başka bakar olmuşlar. Evi, mahallesi, kasabası dar gelir olmuş Fahriye’ye, bir gün ansızın gidivermişler...

Kimse kimseyi bilmez demişler büyük şehirde. Bilse de ses etmez kimse kendisine dokunmayan kişiye. Büyük şehir içinde bir küçük insan olmak samanlıkta iğne olmaya benzermiş ama büyük şehrin derdi de çokmuş vesselam. Ev bulmak lazımmış; ev için para; para için çalışmak. Kocakarı kalmamış ki şehir yerinde, Fahriye’yle Nurişah’ı kızı belleyip barındıracak. Önce bir fabrikaya girmiş Fahriye. Ama posta başı o kadar çok alaka göstermiş ki Fahriye’ye, beşinci ayı dolunca bir iş aramak zorunda kalmış Fahriye. Bu arada bakkala, manava, veresiye defteri açtırmış. Günü gelince Nurişah’ı da bir okula yazdırmış. Okulda Nurişah’ı gören çocuklar önce bir çekinmişler, sonrada bakmışlar ki küçük kasaba kızı bu Nurişah üzerine gitmişler boyuyla dalga geçmişleri kızın. Üç gün sonra bir daha okula gitmeye tövbe etmiş Nurişah.

Ne insan durur yerinde ne zaman. Fahriye’de durmamış yaşlanmış. Herkes öyle bilsin ama yaşanmış yıllarında ne pavyonlara düşmüş Fahriye ne de sokaklara. Zaman Nurişah’a ise cömert davranmış zarif mi zarif, güzel mi güzel, yirmi sekiz yaşında iki metre on santim boyunda, bastığı toprağı incitmekten korkarcasına kendisine özgü bir zarafetle yürüyen bir kız olmuş. Yanına yaklaştınız mı sanki tüm güzel kokulu çiçeklerin kokusu etrafınızı sarar ve kendinizi baharda kırlarda koşar gibi hissedermişsiniz. Ama dedik ya zaman la beraber göçer gider insan Fahriye’de doğanın gereği göçüp gitmiş birden öncesinde hiç haber vermeden.

Bu ülke krizlerin ülkesidir; her kriz önce küçük insanları vurur. Nurişah boyca küçük değil ama yaşananlar önce Nurişah’ı gibileri vurmuş. Yaşanan krizde çalıştığı fabrika Nurişah’ı ve seksen kişiyi kapının önüne koymuş. Sudan çıkan balık nasıl olur bilir misiniz? Nefes almaya çalışır hani suyun dışında ama boğulur gider. Nurişah’ta boğulmak ile boğulmamak arasında gidip gelirken, sokakları ve kapıları iş için aşındırırken tanışmış Tahsin’le.

Tahsin, Nurişah kadar olmasa da uzunca boylu, yakışıklıca bir çocukmuş ama bir kötü yanı varmış ki Tahsin’in meslekten yana münasebet organizatörü dermiş kendisine af buyurun ama pezevenkmiş kısacası.

Bazılarının garip huyları vardır bu hayatta, hani nerede bir acayiplik var ya da nerede bir pislik var, parasıyla onu satın almaktan, onu yaşamaktan haz alırlar.

İşte bu garip boylu kadın Nurişah Tahsin için yepyeni bir elmas madeni olmuş. Nurişah da ne yapsın iş kapıları yüzüne kapandıkça, çıkar yol bulamadıkça aklının bir yanını Tahsin’den yana kaydırmaya başlamış. Zaten kimse evlenmek için yaklaşmamış ki Nurişah’a…

Tahsin Nurişah’ı alıp Adana’da bir pavyona satmış. Pavyonun patronu Nurişah’ı görünce önce bir nasıl bir yatırım yaptığını düşünmüş, ama sonrasında kabul etmiş. Ne de olsa bu et pazarında her malın bir alıcısı bulunur.

Aynalı Pavyon imiş pavyonun adı. Ama adı gibi değilmiş içerisi. Tam tersine, hiçbir yerde bir tek ayna bile bulunmayan, gülkurusu boyalı duvarlarında Endülüs dansçılarının resimlerinin bulunduğu, üç duvarlı sıra sıra localar, locaların önlerinde her birine bir tapınak havası veren tabandan başlayıp sanki hiç bitmiyormuşçasına tavanı delip geçiyormuş gibi görünen sütunlar, ortada yuvarlak bir sahne, sahnenin arkasında kadifeden yine gülkurusu bir perde, sahnenin yanında yukarıdaki soyunma odalarına çıkan bir merdiven. İnsanı hem gözlerden saklayan hem de haşmetli bir imparator gibi gözler önüne seren bir pavyonmuş Aynalı Pavyon. Pavyon sahibi Ali Rıza Adana’nın paralı ve sözü geçen ailelerinden birisinin tek çocuğu olan Aynalı Pavyonun da ilk patronu Ali Haydar Bey’in oğluymuş. Ali Haydar Bey adına yakışır Beyefendi bir adammış. Sert bakışlı, lafı ağzından bir defa söyleyen, söylediği zamanda bir daha geri dönmeyen, halden vakitten anlayan, düşküne, yoksuna her zaman elini uzatan bir adammış.

Ali Haydar Bey Aynalı Pavyon’u ilk açtığında buraya gelen tüm insanların hayattan çaldıkları saatlerini doyasıya yaşamalarını ama yaşarken de kendilerini izleyebilmelerini istemiş bu nedenle tüm duvarları aynalarla kaplatmış. İzlesinler ki gelenler kendilerini kaybetmesinler içki kadehlerinde, hoş kokulu kadınların şen kahkahalarının arasında. Diğer pavyon sahiplerinin tersine müşterilerinin varlıklarını, yaşamlarını, sorunluluklarını unutmamalarını istemezmiş. Zamanla en güzel, en şen şakrak eğlencelerinin yaşandığı bir adres olmuş Ali Haydar Bey’in Aynalı Pavyon’u. Akın akın insanlar gelmiş; türlü türlü, çeşit çeşit insanlar. Bu gelenlerden biri de kereste tüccarı Muhsin Ağaymış.

Muhsin Ağa üç çocuklu, bir o kadar da metresli, Karun gibi zengin, eğlenceye de düşkün bir adammış. Bu maymun iştahlı Muhsin Ağa hiçbir şeyle yetinmeyi bilmediği için, Ali Haydar Bey’in pavyonunda çalışan Süheyla isimli bir kadına da abayı yakmış; hem de nasıl yakmış! Muhsin Ağa ne üç çocuğunu, ne üç çocuğunun annesini, ne de üç metresini düşünür olmuş, artık varsa yoksa Süheyla. Yer Süheyla, gök Süheyla, keresteleri, çek defterleri, evleri, hanları, hamamları her şey Süheyla olmuş. Her gece Aynalı Pavyon’un kapısından içeriye girer sabah oluncaya kadar çıkmazmış. Ne işe gün kalırmış, ne evine gece. Süheyla ise bu zengin ama yaşça kendisinden epeyce büyük olan Muhsin Ağa’yı severmiş ama sevgisi ne Muhsin Bey’in aşkı kadar alev alev, ne de garson Mustafa’ya duyduğu aşk kadar gizli ve sırılsıklam imiş. Süheyla’nın da, Muhsin Bey’in de, Mustafa’nın da halini bilen Ali Haydar Bey, her ne kadar Muhsin Bey ile konuştuysa da onu Süheyla takıntısından vazgeçirememiş. O güzel gecelerin birinde Muhsin Bey yine varını yokunu Süheyla uğruna harcarken, Süheyla’nın gözü Mustafa’ya, Mustafa’nın gözü de Süheyla’ya kayınca Muhsin Bey uğruna evini, işini, hayatını harcadığı kadını öyle bir kıskanmış ki, beylik tabancasını çıkartıp önce Mustafa’ya, sonra Süheyla’ya, en son da aynadaki aksine sıkmış. Ertesi gün Pavyon’u açmamış Ali Haydar Bey. Bütün aynaları söktürüp kırdırmış ve bir daha da hiç sözü edilmesin böylesine acı bir hikâyenin diye, kapısını kilitlemiş Aynalı Pavyon’un… Ali Haydar Bey’in ölümünden sonra kapıları tekrar açan Ali Rıza Bey de bu anının mirası ile çıplak bırakmış duvarları, ismi kalmış sadece Aynalı Pavyon’un o günlerden yadigâr. Böylesine bir aşka şahitlik eden aynaların yerinde simdi esmer Endülüs kızları kıvrak elleri ve oynak kalçalarıyla rengârenk eteklerini savura savura yerlerini almışlar.

Her akşam Nurişah üst kattaki soyunma odalarının dönen merdivenlerinden usul usul biraz utangaç inermiş aşağıya. Ali Rıza her zaman durduğu sahne kenarındaki yerinden Nurişah’ın zarif inişini izler, mutfak girişinin yanında bulunan kadınlar masasına kadar gözleriyle takip eder, oturduktan sonra da onun o çekingen hallerini seyredermiş. Müşteriler Nurişah’ı ilk gördüklerinde önce bu kadının endamı karşısında şaşkın şaşkın bakakalmışlar, sonra alışmışlar varlığına. Ne kadar büyük olursa olsun, ne kadar dikkat çekici olursa olsun insan bir şeye alıştı mı varlığı da, yokluğu da aynı derecede yer edinir yabancıların dünyasında. İlk zamanlar birkaç masaya davet etseler de Nurişah’ı, ne yapacağını bilemeyen Nurişah masalarda eğlenceden çok suskunluğa neden olurmuş. Bu nedenle Nurişah’ı bir kere davet edenler bir daha davet etmemişler. Ali Rıza bunu gördükçe yatırdığı paranın yandığını düşünmeye başlasa da Nurişah’ın yürüyüşü o sakin ve korkak tavırlarını izlemekten hoşlanmaya başlamış. Hiçbir şey yapmadan, hiç bir şey kazandırmadan kenarda oturan bu kocaman kadın Ali Rıza Bey’e para kazandırmasa da, çiçek tarlarında yürürmüş gibi attığı adımlar, önüne gelen bol sulu içkilerden aldığı yudumlar, etrafına yayılan bahar kokuları Ali Rıza Beyin aklını başından almaya yetmiş.

Ali Rıza içki içmezmiş, içmezmiş ama o gün içkiden mi, yoksa Nurişah’tan mı bilinmez, kendisinden geçmiş; Nurişah’ı almış ve arabasına bindirip yola düşmüşler. Nurişah hiç konuşmayan Ali Rıza’ya bakmış, korkmamış… Bilmeden nereye, ne için gittiğini, kaderine boynu eğik susmuş. O gece yıldızlı bir gökyüzünün altında, gökyüzünü seyrederek Ali Rıza’nın kadını olmuş Nurişah. “Gidelim” demiş Ali Rıza “buradan gidelim, hiç kimsenin bizi bilmediği bir başka kente gidelim”.

Aşkın ne olduğunu bilmezsen oyunlar oynar durursun. Sevdiğinin yanından başka her yer sana yabancıdır, korkutucudur, tekinsizdir. Kimselerin seni bilmediği bir başka kent sanki hiç girilmemiş bir deniz gibidir. Nurişah ile Ali Rıza o gece düşmüşler yollara; ama ne var ki nasip olmamış Ali Rıza’yla başka denizlerde yüzmek. Gecenin kör karanlığının gizlediği yıldızların ve ayın aydınlatmaya yetmediği bir yolda iki sevgili kala kalmışlar bir kamyonun altında…



İzmir-2008-